
TAP Psikofarmakoloji Bülteni - Yeni Ufuklar / Ocak 2026
Psikiyatri alanında çalışan klinisyenler ve araştırmacılara yönelik hazırlanmıştır.
Bulletin Subscription
Be the first to know when new issues are published! Apply now for free subscription.
Free • Cancel anytime you want
Haberler
Lumateperon: Depresyonda Adjuvan Olarak Kullanımı Onaylandı
Lumateperon; serotonin, dopamin ve glutamat nöronal iletimdeki modülatör etkileri sayesinde şizofreni ve bipolar bozuklukta umut verici sonuçlar göstermiştir. Bu bulgular, ilacın Majör Depresif Bozukluk (MDB) üzerindeki olası etkilerinin araştırılmasını teşvik etmiştir. The American Journal of Psychiatry’de yayımlanan çalışmaya orta ila şiddetli depresyonu olan 18-65 yaş arası 480 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılar altı hafta boyunca lumateperon+mevcut antidepresan tedavi veya plasebo + mevcut tedavi almak üzere randomize edilmiştir. Lumateperon + tedavi, güçlü ve klinik olarak anlamlı fayda sağlamıştır. 43. Günde plaseboya kıyasla Montgomery and Åsberg Depression Rating Scale (MADRS) skorlarında belirgin ve klinik olarak anlamlı düşme, Klinik Global İzlenim–Şiddet (CGI-S) skorlarında anlamlı iyileşme ve hasta bildirimli depresyon düzeylerinde (QIDSSR-16) iyileşme gözlenmiştir. Lumateperon + tedavi grubunda tedavi genel olarak iyi tolere edilmiştir.
- Alzheimer Hastalığı Tedavisinde Yeni Bir Dönem
- Otizme Dair Güncel Tartışmalar
- Pimavanserin
- Guanfasin & Prefrontal Dengeyi Yeniden Kurmak
- Fosfatidilserin ve Sitikolin
- Psikiyatrik Randomize Kontrollü Çalışmalar- Körlüğün Korunması
En sık görülen yan etkiler baş dönmesi, uyku hali, ağız kuruluğu, bulantı, ishal ve yorgunluk olup hafif– orta şiddettedir. Metabolik parametreler, kilo değişimi, prolaktin düzeyinin değişimi, ekstrapiramidal belirtiler ve özkıyım açısından iki grup arasında belirgin bir fark saptanmamıştır. Sonuç olarak, lumateperon 42 mg antidepresan tedavisine ek olarak kullanıldığında, tedaviye yetersiz yanıt veren MDB hastalarında depresyon semptomlarında ve hastalık şiddetinde istatistiksel olarak ve klinik açıdan anlamlı bir iyileşme sağladığını desteklemektedir. Lumateperon 6 Kasım 2025 tarihinde MDB’da bir antidepresanla birlikte adjuvan tedavi olarak kullanımı FDA onayı almıştır. Uzun dönem etkinliğini değerlendiren çalışmalar devam etmektedir.
Uzm. Dr. Elif Özge Aktaş-Keskin
DOI: 10.1176/appi.ajp.20250292
Prenatal Dönemde Benzodiazepin ve Z Grubu İlaçlara Maruziyet Nörogelişimsel Bozukluk Riskini Arttırıyor mu?
Benzodiazepinler ve Z grubu ilaçlar, doğurganlık dönemindeki kadınlarda anksiyete ve uykusuzluk tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, GABAerjik sinyal iletiminin fetal beyin gelişimindeki kritik rolü nedeniyle olası nörogelişimsel etkiler konusunda kaygılar devam etmektedir. The British Journal of Psychiatry’de yayımlanan çalışma, gebelik sırasında benzodiazepin reseptör agonistlerine (BZRA) maruziyetin, çocuklarda uzun dönem nörogelişimsel bozukluklarla (UNGB) ilişkili olup olmadığını araştırmıştır. Araştırmada Güney Kore Ulusal Sağlık Sigortası Hizmeti veritabanı kullanılarak 2011–2014 yılları arasında gerçekleşen 1.55 milyon doğum incelenmiş ve çocuklar 2023 yılına kadar takip edilmiştir.
Toplam 5967 çocukta intrauterin BZRA'ya maruziyet saptanmıştır. BZRA maruziyeti UNGB riskinde %25 artışla ilişkilendirilmiştir. Tüm kohortu içeren analizlerde maruziyet süresi uzadıkça riskin arttığı görülmüştür. Yalnızca benzodiazepin kullanımının riski daha fazla artırdığı ve Z-ilaçlarının etkisinin daha zayıf olduğu bulunmuştur. Trimester bazlı modellerde tüm trimesterlerde risk artışı gözlense de özellikle ikinci ve üçüncü trimesterdeki maruziyet en belirgin riskle ilişkilendirilmiştir.
Bulgular, gebelikte BZRA maruziyetinin çocuklarda uzun dönem nörogelişimsel risklerle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Yazarlar, GABA aracılı nörogelişimin bozulması olasılığını vurgulayarak, gebelik sırasında reçete yazımında dikkatli olunmasını, farmakolojik olmayan alternatiflere öncelik verilmesini ve ilaç kullanımı gerekiyorsa tedavi süresinin mümkün olduğunda kısa tutulmasını önermektedir.
Uzm. Dr. Elif Özge Aktaş-Keskin
DOI: 10.1192/bjp.2025.10481
Metformin: Antipsikotik Yan Etki Kurtarıcı ve Tedavi Uyumu Artırıcı
Antipsikotik ilaçların kilo aldırıcı etkisi yaygın, önlenmesi zor ve komorbite riskini arttıran bir yan etkidir.
Yapılan bir sistematik derlemede metforminin hem kısa vadede (12 haftadan kısa) hem de uzun vadede kilo alımı üzerine etkisi olan tek ajan olduğunu göstermişlerdir. Metforminin, özellikle metabolik sendrom açısından yüksek riskli olan olanzapin kullanan hastaların tedavisine eklendiğinde kilo almayı engelleyici tutarlı etkiler yaptığı gösterilmiştir. Benzer şekilde metforminin olanzapin yan etkisi olan hiperprolaktinemi üzerine etkisi araştırılmış, sekiz haftalık metformin müdahalesinden sonra, prolaktin seviyelerinde anlamlı düşüşler saptanmıştır.
Birleşik Krallık ülke kohortunda yapılan izlem çalışmasına göre İkinci Nesil Antipsikotik (SGA) alımı sonrası, sadece-SGA grubunda ortalama ağırlık +%4,16 oranında değişirken, SGA artı metformin grubunda -%0,65 oranında değişmiştir. Diyabeti olmayan ve SGA alan hastalara metformin başlandığında ilaca yönelik uyumun arttığı ve tedavide kalma süresinin arttığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak metforminin antipsikotik tedaviye eklenmesi; yan etki profilini azaltması ve tedavi uyumu arttırması gibi özellikleriyle umut vadedici gözükmektedir.
Dr. Furkan Yazıcı
DOI: 10.1002/npr2.70061
DOI: 10.4088/JCP.25m15808
DOI: 10.1136/bmjment-2024-301505
DOI: 10.1080/13651501.2025.2550501
- Prof. Dr. M. Kemal SAYAR
- Prof. Dr. Mesut ÇETİN
- Prof. Dr. Feyza ARICIOĞLU
- Prof. Dr. Ali Saffet Gönül
- Dr. Gözde Çolak
- Dr. Ece Pabuşçu
- Yiğit Erdoğan
No:14/15 Kadıköy İstanbul 34738
psychopharmaupdate@gmail.com
https://www.psikofarmakoloji.org/tap-psychopharmacology-bulletin
Bültenin içeriği ilaç endüstrisinden bağımsızdır.
Editörden...

Değerli Meslektaşlarım,
Psikofarmakoloji alanında oldukça hareketli ve yeni gelişmelerin yaşandığı bir sonbahar geçirdik. Breksipiprazol ve kariprazin gibi antipsikotiklerin geri ödeme alması ile yaygın bir hasta kitlesinde kullanılabilmelerinin yolu açıldı. Dünyada ise hala yeni geliştirilen Alzheimer ilaçlarının etkileri tartışılırken, psikodeliklerin tedavilerdeki yerleri araştırılmaya devam etmektedir. Bu heyecan verici gelişmeleri yaşarken aralık ayında üzücü bir haber ile sarsıldık. Anksiyete bozuklukları konusunda lider araştırmacılardan Prof. Dr. Dan Stein’i kaybettik. Psikofarmakoloji Derneğinin iyi bir dostu ve kongrelerinin önemli bir konuşmacısı olan Stein için bu sayımızda kendisini anan ve özellikle genç araştırmacılara onu kısmen de olsa tanıtabilecek bir yazı hazırladık.
Klinik pratiğe yeni ilaçlar girmesine rağmen eski problemler maalesef devam ediyor. İlaçlara bağlı kilo alımı ise en öne çıkan problemlerden bir tanesidir. Obezite, kardiyovasküler hastalıklar başta olmak üzere endokrinolojik ve ortopedik pek çok komorbiditenin gelişiminde rol oynamaktadır. Bipolar bozukluk ve şizofreni hastalarında, farmakolojik tedaviden bağımsız biçimde artmış kardiyovasküler risk olduğu uzun süredir bilinmektedir. Nitekim psikotik bozukluğu olan bireylerin yaşam süresi, genel popülasyona kıyasla yaklaşık 20 yıl daha kısadır. Depresyon hastalarında ise özellikle hastalığın yineleyici seyri, kardiyovasküler ve endokrinolojik hastalık riskini artırmaktadır.
Psikiyatride kullanılan ilaçların H1 ve 5HTc antagonist özellikleri iştahı artırırken, metabolik işlev üzerinde de etkili olmaktadır. Tedaviye dirençli hastalarda kullanılan klozapin gibi ilaçların yanında, uzun süreli olanzapin kullanımı (ilginçtir tüm antipsikotikler arasında hastaların en az kullanmayı bıraktıkları antipsikotiktir) ya da çok uzun etkili paliperidon gibi ilaçlar kilo alımına yol açmaktadır. En az kilo alımına neden olan ilaçların bile kilo alımına neden olduğu görülmektedir. Özellikle de polifarmasi tedavisinde kilo alımı kaçınılmaz olmaktadır. Kilo alımına yönelik davranışçı yaklaşımların yanı sıra farmakolojik yöntemler de sıklıkla denenmektedir. Bunlar arasında en yaygın ilaç metformindir.
Metformine erken dönemde başlanması, kilo alımının engellemede daha etkilidir. En son yayınlanan bir meta-analizde, metforminin antipsikotik kullanan hastalarda kilo artışını azaltmada etkili olduğunu göstermiştir. Metformin ile ortalama kilo değişimi −3,32 kg olarak saptanmıştır. Ayrıca beden kitle indeksinde de belirgin bir azalma sağlamıştır. Mevcut çalışmaların genellikle 12 hafta ile sınırlı kalması nedeniyle uzun süreli metformin kullanımı ile ilgili elimizde güçlü veriler bulunmasa da metformin tedavisinin güvenilir yan etki profili ile uzun süreli kullanımında sakınca görülmemektedir. Vitamin B12 ve tiamin eksikliği uzun dönemde en sık görülen yan etki olduğu için periyodik olarak hastalarda tiamin ve B12 vitamininin kan düzeylerine bakılması gerekmektedir. Laktik asidoz ve diğer ciddi yan etkiler (pankreatiti) son derece nadir olup ileri derecede böbrek, karaciğer veya solunum yetmezliği olan; sepsis bulunan ya da yoğun alkol kullanımı olan hastalarda görülebilmektedir. Yüksek doz (>1000 mg) ile düşük doz (<1000) arasında etki farkı izlenmemiştir.
Obezite hastalarında önemli ölçüde kilo kaybına yol açmalarına rağmen obezitesi olan 160 binden fazla bireyi kapsayan büyük ve eşleştirilmiş bir kohort çalışmasında, liraglutid ve semaglutid kullanan bireylerde GLP-1 reseptör agonisti kullanmayanlara kıyasla yeni başlangıçlı psikiyatrik tanı insidansının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Herhangi bir psikiyatrik bozukluk, majör depresyon, anksiyete bozuklukları ve intihar davranışı açısından riskin yaklaşık iki kat arttığı gösterilmiştir. Bu nedenle tedavi öncesinde ayrıntılı psikiyatrik öykü alınmasının, tedavi sürecinde yakın klinik izlemin ve nedenselliği netleştirmek üzere prospektif çalışmaların gerekliliğini vurgulanmaktadır. Bu çalışmanın sonuçları dikkate alındığında psikiyatrik hastalarda kullanım öncesi ayrıntılı muayene ve sonrasında takip önemli bir gereksinimdir. GLP-1 reseptör agonistlerin psikiyatrik hastalarda kullanımı ile ilgili veriler gelmeye devam etmektedir. Özellikle oral kullanımlarının onaylandığı bu günlerde net konsensus oluşana kadar yukarıdaki çalışma akılda tutulmalıdır.
Nice sağlıklı ve huzurlu yıllar dilerim,

ALZHEIMER HASTALIĞI TEDAVİSİNDE YENİ BİR DÖNEM:
GÜNCEL TEDAVİ YAKLAŞIMLARI VE KLİNİK GELİŞMELER
Uzm. Dr. Duygu Keskin Gökçelli

Alzheimer hastalığı (AH), dünya genelinde demansın en yaygın nedeni olan, ilerleyici seyirli bir nörodejeneratif bozukluktur. Klinik olarak hafızada, öğrenmede, dikkat ve yürütücü işlevlerde bozulma ile günlük yaşam aktivitelerinde gerileme ile karakterizedir. Genellikle 65 yaş sonrası ortaya çıksa da erken başlangıçlı formlar da bildirilmektedir.
Patofizyoloji ve Mevcut Tedaviler
Patolojik açıdan AH; özellikle Aβ42 formundaki amiloid-β’nin hücre dışı birikimi ile senil plak oluşumu ve tau proteininin hücre içinde hiperfosforile olarak nörofibriler yumaklar oluşturması ile karakterizedir. Bu süreçler belirgin nöronal kayıp ve sinaptik dejenerasyonla birlikte seyreder. En belirgin atrofi hipokampus ve temporal loblarda izlenir. Amiloid-β peptit birikiminin sinaptik işlev bozukluğu ve nörodejenerasyonun başlangıcındaki temel tetikleyicilerden biri olduğu düşünülmektedir. Tau proteini ise fizyolojik koşullarda mikrotübül stabilizasyonunda kritik rol oynarken, hiperfosforilasyon sonrası mikrotübüllerden ayrılarak nörofibriler yumaklar oluşturur ve ciddi nöronal hasara yol açar. Özellikle fosforile tau formlarının nöron kaybı ile yakın ilişkisi gösterilmiştir. Son dönemde yapılan çalışmalar, amiloid-β ve tau patolojilerinin etkileşim içinde olduğunu ve bu etkileşimin sinaptik başarısızlık ile nöronal ölümü hızlandırdığını göstermektedir. Buna ek olarak, kolinerjik sistemdeki disfonksiyon ve glutamat aracılı eksitotoksisite bilişsel yıkımı hızlandırırken, mikroglial aktivasyon ve kronik nöroenflamasyon hastalığın patogenezine önemli katkıda bulunmaktadır.
2021 yılına kadar olan tedavi seçenekleri büyük ölçüde semptomatik ajanlarla sınırlıdir. Asetilkolinesteraz inhibitörleri (donepezil, rivastigmin, galantamin) hafif-orta evrelerde; NMDA reseptör antagonisti memantin ise orta-ileri evrede tek başına veya kombinasyon şeklinde kullanılmaktadır.
Alzheimer hastalığına yönelik çeşitli tedavi yaklaşımları içinde en dikkat çekici olanlardan biri, amiloid-β hedefli monoklonal antikorların klinik uygulamaya girmesidir.
Davranışsal ve duygudurumla ilgili belirtiler antidepresanlar, antipsikotikler ve egzersiz, bilişsel rehabilitasyon, dengeli beslenme, çevresel düzenlemeler ve bakım veren desteğini içeren destekleyici yaklaşımlarla yönetilmektedir.
Güncel Tedavi Yaklaşımları
Alzheimer hastalığı için kullanılan ajanlardan Aducanumab veLecanemab FDA tarafından onaylanmış, Donanemab ise 2024 yılında onay sürecini tamamlamıştır. Ancak, amiloid plak yükünü azaltmada etkili olmalarına rağmen klinik yararlarının sınırlı olduğu ve güvenlik profilleriyle ilgili tartışmaları sürmektedir.Tau hedefli tedaviler kapsamında immünoterapi ve aşılama klinik çalışmalarda değerlendirilmektedir. Bu stratejiler, patolojik tau proteinlerini hedefleyerek tau agregasyonunu ve hücreler arası yayılımı azaltmayı amaçlamaktadır. Tau fosforilasyonunu düzenleyen enzimleri inhibe etmeye yönelik çalışmalar da devam etmektedir. Alzheimer tedavisinde umut vadeden alanlardan biri ilaç yeniden konumlandırma stratejileridir. Bu kapsamda kronik miyeloid lösemi için geliştirilmiş bir tirozin kinaz inhibitörü olan nilotinibin amiloid plaklar ile hiperfosforile tau birikimini azaltabileceği ve hipokampal hacim kaybını sınırlayabileceği öne sürülmüştür. Nöroenflamasyonun hastalık patogenezindeki rolünün daha iyi anlaşılmasıyla yeni tedavi stratejilerine yönelik ilgi artmıştır.
TNF-α inhibitörleri, mikroglial aktiviteyi modüle eden yaklaşımlar ve bağırsak mikrobiyotasını hedefleyen müdahaleler bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra NMDA reseptör modülatörleri, kök hücre temelli tedaviler ve büyüme faktörleri gibi nöroprotektif ajanların da sinaptik plastisiteyi koruma ve nöronal hasarı sınırlama potansiyeli araştırılmaktadır. İlaç dışı müdahaleler de tedavi stratejilerinde önemli yer tutmaktadır. Tekrarlayıcı transkraniyal manyetik stimülasyon (rTMS), transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS) ve transkraniyal darbeli stimülasyon (TPS) gibi nöromodülasyon yöntemleri üzerine çalışmalar sürmekte olup, bu yaklaşımlar fiziksel aktivite, beslenme düzeni ve bilişsel egzersiz gibi yaşam tarzı müdahaleleriyle desteklenmektedir.
Ayrıca lityum, metformin, levetirasetam ve sodyum benzoat gibi ajanların terapötik potansiyeli de değerlendirilmektedir. Son olarak, hedefli ilaç taşıma kapasitesini artırmak amacıyla gelişmiş ilaç taşıma sistemleri üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.
Nanoterapiler, eksozom temelli yöntemler ve intranazal ilaç uygulamaları bu alandaki en yenilikçi yaklaşımlar arasında yer almaktadır. Bu gelişmeler, Alzheimer tedavisinde semptom odaklı yaklaşımlardan hastalığın temel patolojik süreçlerini hedefleyen daha yenilikçi ve multidisipliner bir yaklaşıma geçişi göstermektedir.
Sonuç
Alzheimer hastalığı, hâlen kesin tedavisi bulunmayan karmaşık ve çok faktörlü bir nörodejeneratif bozukluktur. Amiloid-β, tau, nöroenflamasyon ve nöroprotektif mekanizmaları hedefleyen hastalık modifiye edici tedavilere yönelik gelişmeler klinik uygulamaya giderek daha fazla yaklaşmakta olup, semptomlara yönelik değil hastalığın ilerleyişini etkileyen stratejiler sunma potansiyeli taşımaktadır. Bununla birlikte uzun dönem etkinlik ve güvenilirlik verilerine, hasta seçimi, maliyet ve yan etki yönetimi gibi konulara yönelik çalışmalar devam etmektedir. Gerek farmakolojik ve biyolojik tedavilerin gerekse ilaç dışı yaklaşımların entegrasyonu, yakın gelecekte daha kapsamlı ve kişiselleştirilmiş tedavi modellerinin önünü açacaktır ve Alzheimer hastalığının yönetiminde yeni bir dönemin habercisidir.
- DOI: 10.1038/s41380-021-01249-0
- DOI: 10.3390/ijms232112841
- DOI: 10.1038/s41593-020-0687-6
- DOI: 10.1056/NEJMoa2212948
- DOI: 10.1007/s40265-024-02087-4
- DOI: 10.1038/s41582-023-00883-2
- DOI: 10.1002/ana.25775
- DOI: 10.3233/ADR-220097
- DOI: 10.4103/1673-5374.380874
- DOI: 10.1093/brain/awae292
- DOI: 10.3390/ijms22158208
- DOI: 10.3389/fphar.2022.979682
OTİZME DAİR GÜNCEL TARTIŞMALAR:
SON YAYINLANAN MAKALELER VE UZMAN GÖRÜŞLERİ
Dr. Ece Pabuşçu

1943 ve 1944 yıllarında Leo Kanner ve Hans Asperger, birbirlerinden habersiz olarak yayımladıkları söylenen makalelerle otizmi ilk kez şizofreniden ayrı bir bozukluk olarak tanımlamışlardır. O günden bu yana otizmin tanınırlığının artması, tarama programlarının yaygınlaşması, sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması, tanı kriterlerindeki değişiklikler ve çevresel toksinlere maruziyet gibi etkenler nedeniyle, bir zamanlar on binde bir görüldüğü düşünülen bu bozukluk günümüzde toplumun yaklaşık %3’ünde saptanır hale gelmiştir.
Prevalansın 60 yıl içinde yaklaşık 277 kat artması ve hâlen tam anlamıyla bir “tedavi edici çözüm” bulunamaması, bilim insanlarını otizmi en baştan engelleyebilme amacıyla etiyolojik faktörler üzerinde yoğunlaşmaya yöneltmiştir.
Aşılar ve Otizm İddiaları
Andrew Wakefield ve arkadaşlarının 1998 yılında The Lancet dergisinde yayımladıkları ve MMR aşısını otizmin nedeni olarak öne süren makale, ciddi metodolojik kusurlar ve etik ihlaller barındırmasına rağmen otizm etiyolojisine ilişkin tartışmaların fitilini ateşlemiş, aşı karşıtlığını beslemiş ve bilimsel olmayan anlayışların yayılmasına zemin hazırlamıştır.
Çalışmanın metodolojik kusurları ve manipülatif yönleri nedeniyle The Lancet 2010 yılında makaleyi tamamen geri çekmiş, Wakefield’ın İngiltere’deki hekimlik ruhsatı iptal edilmiştir. İleriki yıllarda yapılan güçlü meta-analizler ve geniş örneklemli kohort çalışmaları, aşıları veya içeriklerindeki bileşenleri otizm ile ilişkilendirmemiştir.
Otizm tanısının aile üzerinde yarattığı süresiz ve yoğun etki, ebeveynleri sıklıkla bir ‘suçlu’ arayışına itmektedir. “Bana bir şey olursa çocuğuma ne olacak” gibi kontrol edilemeyen kaygılar, dışsal bir hedef arayışıyla birleşmektedir. Bu nedenle aşıların günah keçisi haline getirilmesi aksi bilimsel kanıtlara rağmen toplumsal düzeyde varlığını sürdürmektedir.
Gebelikte Asetaminofen Kullanımı
Klinik psikolog Dr. Roger McFillin ise SSRI’ların sınırlı etkinliklerine ve ciddi yan etkilere dikkat çekerek, yaşam tarzı müdahaleleri ile terapötik yöntemlerin önemini öne çıkardı.
Otizm etiyolojisine ilişkin araştırmalar sürerken, Eylül 2025’te gebelikte asetaminofen kullanımının otizmle ilişkisini ele alan yeni bir derleme yayımlanmıştır. Çalışmada metodolojik heterojenite nedeniyle meta-analiz yapılamamış, Navigation Guide metodolojisi kullanılmıştır. Bu çalışmada 46 yayın incelenmiş; bunlardan 8’i (6’sı özgün) asetaminofen ve otizm ilişkisini değerlendirmiştir.
Sonuç olarak, asetaminofen kullanımı ile otizm arasında olası bir ilişki bulunduğu bildirilmiş, ancak metodolojik sınırlılıklar ve biaslar nedeniyle nedensellik kurulamayacağı açıkça vurgulanmıştır.
Özellikle “endikasyona bağlı karıştırıcılık” (confounding by indication) faktörü bu bağlamda önemlidir. Gebelerin asetaminofen kullanımının rastlantısal değil, genellikle ateş, inflamasyon, enfeksiyon veya otoimmün süreçler gibi tıbbi nedenlere bağlı olduğu bilinmektedir.
Bu faktörlerin kendisi de prenatal dönemde otizm riskini artırabilmektedir. Dolayısıyla asetaminofen–otizm ilişkisinin tek başına değerlendirilmesi, yanıltıcı yorumlara yol açmaktadır.
İkiz çalışmaları ve GWAS sonuçları, otizm riskinin %70–90’ının genetik faktörlerden kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Çevresel etkenler ise genetik yatkınlıkla etkileşerek bu riski şekillendirmektedir. Bu noktada, nedensellik ile korelasyon arasındaki farkın altı çizilmelidir. İki değişkenin birlikte görülmesi, birinin diğerine yol açtığını kanıtlamamaktadır.
Örneğin yaz aylarında hem dondurma satışlarının hem de köpekbalığı saldırılarının artması, dondurma tüketiminin köpekbalığı saldırılarına neden olduğunu kanıtlamaz.
Otizmin nedenleri ve tedavisine yönelik araştırmalarda bilim dünyasının daha fazla ilerleme kaydetmesi gerektiği aşikardır;
Gebelerin asetaminofen kullanımının rastlantısal değil, genellikle ateş, inflamasyon, enfeksiyon veya otoimmün süreçler gibi tıbbi nedenlere bağlı olduğu bilinmektedir. Bu faktörlerin kendisi de prenatal dönemde otizm riskini artırabilmektedir.
özellikle prospektif uzunlamasına çalışmaların artırılması, genetik– çevresel etkileşimlerin incelenmesi ve biyobelirteç araştırmalarının geliştirilmesi bu alandaki bilgi birikimini güçlendirecektir. Otizmle ilgili bilimsel kanıtlara dayanmayan her bir iddianın ise özellikle anneleri suçlayıcı bir etki yaratma potansiyeli olduğu unutulmamalıdır. Gebelikte antipiretik amaçla kullanılan ve görece en güvenilir ajan olarak görülen asetaminofene yapılan bu atıf otizmli çocuğu olan annelere bir yük daha yüklemiştir.
Sonuç
Bilim otizmle ilgili araştırmalarına devam ederken stigmatizasyonu önleme, doğru bilgilendirmeyi yaygınlaştırma, özel eğitime ulaşımı kolaylaştırma ve otizmli bireylerin ve ailelerinin yaşam kalitelerini artırma amaçlı çalışmalar atlanmamalıdır.
Bu bağlamda, hem anne sağlığını hem de fetal gelişimi koruyan, aynı zamanda toplumsal güveni artıran bir risk iletişimi stratejisi geliştirmek, önümüzdeki sürecin en önemli hedeflerinden biri olmalıdır.

PİMAVANSERİN:
GÜNCEL KANITLAR VE KLİNİK KONUMLANDIRMA
Dr. Özge Bıldırcın

Pimavanserin, seçici bir 5-HT2A reseptör ters agonisti/antagonisti olarak geliştirilmiş, D2 reseptörlerini etkilemeyen yeni nesil bir antipsikotiktir. 2016’da Parkinson hastalığı psikozu (PDP) tedavisi için FDA onayı almasıyla klinik pratiğe girmiş ve özellikle motor fonksiyonlar açısından güvenli profili nedeniyle Parkinson popülasyonunda önemli bir boşluğu doldurmuştur. Dopaminerjik tedaviyi bozmadan psikotik belirtileri hedefleyebilmesi, pimavanserini geleneksel antipsikotiklerden ayrıştırmaktadır.
Parkinson Hastalığı Psikozunda EtkinlikPimavanserine ilişkin en güçlü kanıtlar PDP alanından gelmektedir. Cummings ve ark.’nın faz 3 çalışmasında, pimavanserin 40 mg, SAPS-PD (Parkinson Hastalığı Psikozunda Pozitif Belirti Değerlendirme Ölçeği) skorlarında plaseboya kıyasla anlamlı azalma sağlamış; motor fonksiyonlar üzerinde belirgin bir kötüleşmeye yol açmamıştır. Sonraki karşılaştırmalı analizler de bu bulguları desteklemiştir.
Yunusa ve ark. (2023) tarafından gerçekleştirilen, 19 çalışma ve 1242 hastayı içeren ağ meta-analizinde pimavanserin ve klozapin, psikotik belirtileri azaltmada en etkili ajanlar olarak öne çıkmıştır. Pimavanserinin CGI-S (Klinik Global İzlenim– Şiddet) skorlarında belirgin düzelme sağladığı ve pozitif psikotik belirti düzeylerinde anlamlı azalma bildirilmiştir.
- DOI: 10.1210/en.2013-1934
- DOI: 10.3389/fendo.2021.721135
- DOI: 10.1016/j.drudis.2016.01.013
- DOI: 10.1186/s12974-019-1638-6
- DOI: 10.1210/en.2011-1443
- DOI: 10.3389/fphar.2023.1063033
- DOI: 10.1523/JNEUROSCI.3262-11.2011
- DOI: 10.1111/dom.16453
- DOI: 10.1016/j.physbeh.2024.114565
- DOI: 10.1016/j.physbeh.2019.03.026
- DOI: 10.1038/s41386-018-0010-3
Ketiapinin motor fonksiyonları etkilememesine karşın bilişsel işlevde bozulma ile ilişkili bulunması, klinik pratikte pimavanserinin tercih edilme olasılığını artırmaktadır. Motor açıdan kırılgan, bilişsel bozukluğu olan veya dopaminerjik tedavinin kesilmesinin riskli olduğu hastalarda özel bir klinik değer taşımaktadır.
Klozapine göre etkinliğinin biraz daha sınırlı olmasına rağmen, hematolojik izlemin gerekmemesi ve tolerabilitesinin daha iyi olması, pimavanserini birçok klinisyenin PDP’de ilk seçenek tedavilerinden biri hâline getirmiştir.
Pimavanserinin demans psikozundaki etkinliğine dair bulgular daha heterojendir. Alzheimer hastalarında etkinliğin sınırlı ve kısa süreli olduğu görülürken, farklı demans alt tiplerini içeren HARMONY faz 3 nüks önleme çalışması, pimavanserine devam eden grupta psikotik alevlenme oranının yaklaşık üçte bire düştüğünü göstermiştir. Ancak çalışmanın erken sonlandırılması ve örneklemin heterojen yapısı, bulguların ruhsatlanma sürecine taşınmasını engellemiştir. Bu nedenle pimavanserin demans psikozunda resmi onay almamış olsa da özellikle Lewy cisimcikli demans gibi hem psikoz hem parkinsonizmin belirgin olduğu olgularda, dikkatli yarar–risk değerlendirmesi ve kardiyak izlemler eşliğinde off-label olarak düşünülebilmektedir.
Şizofreni ve Depresyonda AraştırmalarPimavanserin, D2 etkisi olmaksızın glutamaterjik/dopaminerjik modülasyon sağlayabileceği hipoteziyle şizofrenide negatif belirtiler için de incelenmiştir.
ADVANCE faz 2 çalışması, NSA-16 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fakat klinik açıdan sınırlı bir iyileşme bildirmiştir ancak faz 3 çalışmalarının olumsuz sonuçlanmasıyla program durdurulmuştur. Majör depresyonda dirençli olguları inceleyen CLARITY faz 2 çalışması, erken dönemde antidepresan tedaviye ek pimavanserinin belirgin fayda sağladığını ortaya koymuş ancak devam eden faz 3 denemeleri birincil sonlanım noktalarını karşılamadığı için bu endikasyon da geliştirme sürecinden çıkmıştır. Üretici firmanın ilgili programları sonlandırmasıyla pimavanserinin klinik geleceğinin PDP ile sınırlı kalacağı anlaşılmaktadır.
Klinikte Konumlandırılması ve Uygulama İlkeleri
Bugün pimavanserin, klinik uygulamada en güçlü kanıta sahip olduğu alan olan Parkinson hastalığı psikozunda ilk basamak tedavi olarak giderek daha fazla kabul görmektedir. Ketiapinin yetersiz kalması durumunda motor fonksiyonları bozmadan psikotik belirtileri azaltabilmesi nedeniyle pimavanserin giderek daha yaygın şekilde tercih edilmektedir. Demans psikozunda ise temkinli bir yaklaşım gereklidir.
Şizofreni ve majör depresyon alanlarında mevcut kanıtlar, pimavanserinin rutin kullanımını desteklememektedir; bu nedenle bu popülasyonlarda ilaç ancak deneysel bir seçenek olarak düşünülmelidir.
Genel Değerlendirme ve Gelecek PerspektifiPimavanserin, psikofarmakolojide serotonerjik modülasyon üzerinden etkili, D2 reseptörüne bağlanmadan dokunmayan özgün bir yaklaşım sunmaktadır. PDP’deki etkinliği ve motor açıdan güvenli profili sayesinde klinik pratiğe önemli katkı sağlamıştır. Demans psikozunda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulacak bir etkinliği, şizofreni ve depresyonda ise sınırlı bir rolü bulunmaktadır. Yaşlı ve kırılgan popülasyonlarda dahi nispeten iyi tolere edilmesi, ilacın artıları arasındadır. Gelecek çalışmalar, özellikle demans alt tiplerinde pimavanserinin yerini daha kesin biçimde belirleyebilir.

GUANFASİN & PREFRONTAL DENGEYİ YENİDEN KURMAK:
A2A-AD RENERJİK AGONİZMİN NÖROBİYOLOJİK TEMELLERİ VE KLİNİK YANSIMALAR
Dr. Gülenay Korkmaz Şahin

Dürtüsellik, dikkatsizlik, hiperaktivite ve davranım sorunları… Bu semptomlar, yalnızca çeşitli psikiyatrik klinik tabloları tanımlamakla kalmaz; aynı zamanda prefrontal korteksin karmaşık nörobiyolojik dengesindeki bozukluklara da işaret eder.
Prefrontal korteks (PFC), dikkat, dürtü kontrolü, duygu regülasyonu ve yürütücü işlevlerin koordinasyonunda merkezi bir role sahiptir. Bu bölge, alt beyin yapılarından (örneğin amigdala, striatum ve hipotalamus) gelen uyarıları “yukarıdan aşağı” (top-down) bir mekanizma aracılığıyla düzenler. Bu düzenleme süreci, bireyin çevresel uyaranlara karşı daha dengeli, amaç yönelimli ve sosyal olarak uygun davranışlar sergilemesini sağlar. Top-down düzenleme, prefrontal korteksten alt yapılara uzanan inhibitör bağlantılar aracılığıyla gerçekleşir. Bu ağ, noradrenerjik α2A adrenerjik reseptörleri ve dopaminerjik D1 reseptörleri üzerinden yürütülen hassas bir nörokimyasal dengeye dayanır. Optimal düzeyde katekolaminerjik aktivite, nöronal ağlarda “sinyal-gürültü” oranını iyileştirir; böylece hedefe yönelik nöral sinyaller güçlenirken, ilgisiz ya da bozucu girdiler baskılanır ve dikkat, planlama ve davranışsal kontrol süreçleri daha verimli hâle gelir.
Bu düzenleyici devrelerin zayıflaması, özellikle dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), otizm spektrum bozukluğu ve dürtü kontrol bozukluklarında gözlenen davranışsal disinhibisyon ve duygusal labilitenin nörobiyolojik temelini oluşturur.
Guanfasin, seçici bir α₂-adrenerjik (α₂A) reseptör agonisti olarak prefrontal korteksteki piramidal glutamaterjik nöronların dendritik omurgalarında yer alan postsinaptik α₂A reseptörlerini aktive eder. Bu aktivasyon hyperpolarization-activated cyclic nucleotide-gated HCN kanalları (cAMP-HCN) sinyal yolunun baskılanmasına yol açarak sinaptik gürültüyü azaltır ve hedefe yönelik nöral sinyallerin seçici olarak güçlenmesini sağlar. Sonuç olarak çalışma belleği süreçleri, dikkatin sürekliliği ve dürtü kontrolü daha etkin bir biçimde yürütülür. Uyarıcı ilaçlardan farklı olarak guanfasin, dopaminerjik aktiviteyi dolaylı biçimde modüle eder ve bu nedenle anksiyete, irritabilite veya uykusuzluk riskinin düşük olduğu, daha dengeleyici bir farmakolojik profil sergiler. Ayrıca otonom sinir sistemi yanıtlarını düzenleyerek fizyolojik sakinlik sağlayarak öfke kontrol güçlüğü ve ajitasyon gösteren olgularda anlamlı bir avantaj sunar.
Klinik Kullanım ve GözlemlerRandomize kontrollü çalışmalar, ilacın hem monoterapi hem de uyarıcı tedavilere ek olarak kullanıldığında davranışsal regülasyon, dikkat süresi ve dürtü kontrolü üzerinde anlamlı iyileşme sağladığını göstermektedir. Klinik pratikte, uyarıcı ilaçlara kısmen yanıt veren ya da irritabilite, anksiyete ve uyku bozukluğu gibi yan etkiler nedeniyle tedavisi sınırlı kalan olgularda guanfasin eklenmesi, belirgin bir davranışsal sakinlik ve duygusal denge sağlayabilmektedir. Sedasyon genellikle hafif düzeydedir ve çoğu olguda tedaviye uyumu kolaylaştırıcı bir özellik olarak değerlendirilebilir. Doz titrasyonu dikkatli yapıldığında kardiyovasküler yan etkiler nadirdir. Bu yönleriyle guanfasin, uyarıcı tedaviye tamamlayıcı veya alternatif bir seçenek olarak, davranışsal stabiliteyi hedefleyen çocuk ve ergen olgularında klinik pratikte sıkça tercih edilebilecek bir ajan olarak öne çıkmaktadır.
FOSFATIDİLSERİN ve SİTİKOLİN:
NÖROKOGNİTİF PERFORMANSA KATKÍ SAĞLAR MI?
Dr. İpek Aksakal

Son yıllarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), bilişsel bozulma ve Alzheimer gibi bozukluklarda bilişsel işlevi destekleyici ajanlara yönelik ilgi artmıştır. Bu kapsamda, fosfatidilserin (PS) ve sitikolin (CDP- kolin) gibi farmakolojik olmayan ve bilişsel performansı artırıcı potansiyelleri ile dikkat çekmektedir.
Fosfatidilserin Nedir?
Sinaptik plastisite, hücre membran bütünlüğü ve nöronal iletişimde görev alan, serin aminoasidi içeren bir fosfolipittir. Hücre zarının hücre içi tabakasında bulunan negatif yüklü lipid olarak tanımlanır ve hücre zarındaki tüm fosfolipidlerin %2-15’ini oluşturur. İnsan vücudunda en yüksek PS konsantrasyonu beyinde yer alır ve toplam beyin fosfolipidlerinin yaklaşık %13–15’ini oluşturur. Kalp kası dokusunda da bulunan PS; kalp kasında mitokondri zarlarında yer alarak enerji metabolizmasına katkı sağlar. Bu özellikleri, PS’in hem nörolojik işlevlerde hem de yüksek enerji gereksinimi olan hücresel yapılarda temel bir bileşen olarak görev yaptığını ortaya koymaktadır.
Sinir hücrelerinin zar yapısında, özellikle de sinaptik bölgelerde ve mitokondriyal membranlarda yoğun olarak bulunması, PS'nin bilişsel işlevler, sinaptik iletim ve hücresel enerji üretimi açısından kritik rol oynadığını göstermektedir.
Fosfatidilserin, başta noradrenalin, asetilkolin, serotonin ve dopamin olmak üzere çeşitli nörotransmitterlerin salınımı ile bu sistemlere ait reseptör fonksiyonlarını düzenleyerek sinaptik iletimde önemli rol oynar.
Hücreler arası iletişimi ve etkileşimi destekleyerek nöronal ağ bütünlüğünün korunmasına katkı sağlar. Ayrıca nöronal sağ kalım, nörit büyümesi ve sinaptogenez süreçlerinde görev alarak merkezi sinir sisteminin gelişimi ve plastisitesinde kritik işlevler üstlenir. Apoptoz sürecindeki hücrelerde hücre zarının dış yüzeyine taşınarak, makrofajlar tarafından tanınan “eat me” sinyali şeklinde işlev görür ve fagositozun etkin şekilde gerçekleşmesini sağlar. Beyin hücrelerinde uyarılabilirliğin ve nöronal mesaj iletim kapasitesinin sürdürülmesine katkıda bulunmasının yanı sıra, hücresel düzeyde antioksidan özellik göstererek oksidatif strese karşı koruyucu etki sağlar.
Fosfatidilserinin Doz ve Kullanım
Sabah akşam bölünmüş dozlarda kullanılabilir. İdeal doz 150-200 mg/ gün ve emilimi açısından tok karna alınması uygundur. FDA 300 mg günlük dozda ve altı aya kadar kullanımının güvenli olduğunu doğrulamıştır. Duyarlı gruplarda ve sağlıklı çocuklarda PS’in güvenli olduğunun kanıtlandığını belirtmiştir. Yetişkinlerde ise günlük doz 400 mg’a kadar çıkarılabilir.
Oral yolla alınan fosfatidilserin, emilimin ardından dolaşıma geçerek etkili konsantrasyona ulaşabilmekte, ayrıca kan-beyin bariyerini aşarak sinir sistemine erişebilmektedir.
Majör depresif bozuklukta yapılan bir çalışmada, sitalopram kullanan 50 hasta iki gruba ayrılmış; bir gruba 6 hafta boyunca 200 mg/gün sitikolin, diğer gruba ise plasebo verilmiştir. Sitikolin alan grupta remisyon oranlarının daha yüksek olduğu ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği skorlarında daha belirgin düşüşler gözlendiği bildirilmiştir. Bu etkinin glutamat reseptörü yoluyla gerçekleştiği düşünülmektedir. 13–19 yaş arası ergen grubunda 250 mg ve 500 mg dozlarında verilen sitikolin, dikkat testleri ve motor hızda anlamlı gelişmelerle sonuçlanmıştır. 1,5–6 yaş arası serebral palsili çocuklarda yapılan çalışmada, 500 mg/gün oral sitikolin desteği verilen grupta, motor fonksiyonlarda belirgin gelişmeler sağlanmıştır. Sağlıklı yetişkinler üzerinde yapılan diğer bir çalışmada ise, katılımcılara 250 mg sitikolin verilmiş ve EEG ve nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Sürekli performans testi sonuçlarında, sitikolin-kafein grubunun daha hızlı reaksiyon süreleri gösterdiği gözlenmiş; EEG analizlerinde, özellikle prefrontal ve frontal bölgelerde çalışma belleği ve dikkatle ilişkili anlamlı artışlar gözlenmiştir. Bu bulgular, sitikolinin bilişsel işlevleri olumlu yönde etkileyebileceğini göstermektedir. Her iki bileşik de farmakolojik açıdan nöroprotektif potansiyele sahip olup çocuk ve ergenlerde güvenli kullanım profiliyle öne çıkmaktadır. Sonuç olarak, fosfatidilserin ve sitikolin, dikkat eksikliği, gelişimsel bozukluklar ve nörolojik tablolarla ilişkili semptomlarda tamamlayıcı bir tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir.
PSİKİYATRİDE RANDOMİZE KONTROLLÜ ÇALIŞMALAR:
KÖRLÜĞÜN BÜTÜNLÜĞÜ
Dr. Ece Pabuşçu

Randomize kontrollü çalışmalar (RKÇ), özellikle çift kör tasarlandıklarında, sistematik yanlılıkları en aza indirerek psikiyatrik tedavilerin etkinliğini değerlendirmede altın standart kabul edilmektedir. Körlemenin amacı; katılımcıların, değerlendiricilerin ve tedavi uygulayıcılarının hangi grupta olduklarını bilmemelerini sağlayarak beklenti etkilerini, gözlemci yanlılığını ve performans önyargılarını azaltmaktır.
Çift kör RKÇ’lerde iç geçerliliğin korunması, körlüğün çalışmanın başından sonuçların analizine kadar sürdürülmesine bağlıdır. İlaç yan etkileri, katılımcıların ön beklentileri veya tedavinin algılanan etkinliğiyse körlük bütünlüğünü zedeleyebilmektedir. Bu nedenle, çalışmalar “çift kör” olarak tanımlansa da körlüğün başarılısı belirsiz kalabilmektedir. Körlüğün bozulması, özellikle psikiyatride yaygın olarak kullanılan öz bildirim ölçekleri üzerinde yanlılık riskini arttırmaktadır. Körlük bütünlüğü katılımcı ve/veya değerlendiricilerin hangi tedavi kolunda olduklarına dair tahminleriyle test edilir.
Körlüğün bozulduğu çalışmalarda tedavi etkinliği olduğundan daha yüksek raporlanabilmektedir. Bu, körlüğün sağlanamadığı durumlarda beklenti etkileri ve gözlemci yanlılığının sonuçları çarpıtabileceğini göstermektedir.
Yanıtlar “aktif tedavi”, “plasebo” veya “bilmiyorum” şeklinde alınarak Bang Körlük İndeksi (BI) ya da Cohen’in kappa katsayısı gibi yöntemlerle analiz edilir. Güncel sistematik derlemeler, körlüğün bütünlüğünün psikiyatrik RKÇ’lerde nadiren değerlendirildiğini göstermektedir. Körlüğün bozulmasındaki önemli bir ayrım “benign unblinding” (tedavinin çok güçlü etkisi nedeniyle körlüğün bozulması) ile “malicious unblinding” (yan etkiler veya tedaviye özgü ipuçları nedeniyle bozulma) arasındadır.
Benign unblinding çalışmanın geçerliliğini etkilemezken, malicious unblinding tedavi etkinliği ve tolere edilebilirlik gibi ciddi önyargıya yol açabilmektedir. Bu ayrımı yapabilmek için körlüğün başarısız olup olmadığını ve bunun gerekçesini değerlendirmek gerekmektedir.
Körlük bütünlüğünün değerlendirmesine gelen eleştiriler:
Psikiyatrik RKÇ’lerde körlüğün bütünlüğünün belirlenmesi metodolojik ve etik açıdan tartışmalıdır. Eküpoiz (equipoise) kavramı araştırmacının her iki tedavi kolunun da eşit derecede faydalı olabileceğine dair gerçek belirsizlik içinde olması anlamına gelmektedir. Ancak katılımcı veya değerlendiricilerden tedavi kollarını tahmin etmelerinin istenmesi bu dengeyi bozabilmekte; yan etkiler ya da algılanan etki, beklenti yanıtlarını ve gözlemci önyargısını artırabilmektedir. Tahminlerin gerekçeleri sorgulanmadığında körlüğün neden bozulduğu anlaşılamamaktadır. Ayrıca körlüğün sadece çalışmanın sonunda test edilmesi süreçteki değişimlerin atlanmasına neden olmaktadır.
Sonuç olarak, körlüğün değerlendirilmesi sırasında kullanılan yöntemlerin kendisi bile körlüğün zedelenmesine yol açabilmektedir.
Psikiyatrik RKÇ’lerde körlüğün bütünlüğünün değerlendirilmesi ihmal edilmektedir. Körlük değerlendirmesi raporlanma oranları %1-7 arasında değişmektedir. Körlük test edildiğinde genellikle aktif tedavi kollarında bozulma, plasebo kollarında ise korunma gözlenmektedir.
Körlük değerlendirmesinin yalnızca metodolojik bir ayrıntı değil, araştırmanın geçerliliği ve güvenilirliği için kritik bir öneme sahiptir. Bununla birlikte, körlüğün değerlendirilme süreci de kendi içinde sorunlar barındırmaktadır. Körlük değerlendirilmesinde equipoise dengesi bozulabilmekte, kullanılan ölçütlerin klinik karşılığı her zaman net olamamaktadır.
Bu nedenle gelecekteki araştırmalarda şu çözüm önerileri öne çıkmaktadır:
- Körlük değerlendirmesi, çalışma sürecinin farklı aşamalarında da yapılmalıdır.
- Katılımcı ve değerlendiricilerin tahminlerine nasıl ulaştıkları sorgulanmalı, benign ve malicious unblinding ayrımı yapılmadır.
- Değerlendirmeler bağımsız kişiler veya anonim anketlerle yürütülerek beklenti etkileri azaltılmalıdır.
- Standart ve karşılaştırılabilir yöntemler kullanılmalı ve klinik bağlamdaki anlamlar tartışılmalıdır.
Nörobilim Dünyasının Acı Kaybı: Prof. Dr. Dan J. Stein
Çağdaş psikiyatri ve ruh sağlığı araştırmalarında önde gelen isimlerinden biri olan Dan J. Stein'ı 6 Aralık 2025 tarihinde kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Seçkin kariyeri boyunca Profesör Stein, Cape Town Üniversitesi'nde (UCT) Psikiyatri ve Ruh Sağlığı Bölüm Başkanlığı görevini yürütmüş ve Güney Afrika Tıbbi Araştırma Konseyi'nin (MRC) Ruhsal Bozukluklarda Risk ve Dayanıklılık Birimi'nin direktörü olarak görev yapmıştır.
Tıp eğitimini UCT’de tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’nde psikiyatri uzmanlığı almış ve psikofarmakoloji alanında doktora sonrası araştırma bursunu kazanmıştır.
Ardından Dr. Stein, Stellenbosch Üniversitesi'nden klinik sinirbilim alanında doktora (PhD) ve felsefe alanında doktora (DPhil) dereceleri elde etmiştir. Böylece, çalışmalarına yön veren nadir ve güçlü bir bilim–beşeri bilimler bileşimini elde etmiştir.
Temel sinirbilim, klinik araştırma ve halk sağlığı epidemiyolojisine uzanan çalışmalarında Stein, özellikle anksiyete bozuklukları, obsesif- kompulsif ve ilişkili bozukluklar ile travma ve stresle ilişkili durumlara odaklanmıştır.
Modern tanısal çerçevelerin şekillenmesinde oldukça önemli bir rol oynamış; DSM-5 ve ICD-11 obsesif-kompulsif ve ilişkili bozukluklar çalışma gruplarının revizyon süreçlerine etkin biçimde katkıda bulunmuştur.
Yüksek bir akademik üretkenliğe sahip olan Dr. Stein: yüzlerce hakemli makale, çok sayıda editörlüğünü üstlendiği kitap, özellikle Problems of Living: Perspectives from Philosophy, Psychiatry, and Cognitive Affective Science ile yeni kuşak küresel ruh sağlığı bilim insanlarının yetişmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Dr. Stein’in çalışmaları ona, Max Hamilton Anma Ödülü, MRC “Platin Ödülü” ve Dünya Biyolojik Psikiyatri Dernekleri Federasyonu Yaşam Boyu Başarı Ödülü de dâhil olmak üzere birçok üst düzey uluslararası ödül kazandırmıştır.

